Sana kırgın değilim.
Share
Hayalimizdeki İnsana mı, Karşımızdaki İnsana mı Âşık Oluyoruz?
İnsan ilişkilerinde yaşanan en derin hayal kırıklıklarından biri, aslında karşımızdaki insanın değişmesi değil; onu başından beri olduğundan farklı görmüş olduğumuzu fark etmektir. Bazen bir ayrılığın, bir dostluk kırılmasının ya da bir güven kaybının ardından “Bana bunu nasıl yaptı?” diye düşünürüz. Oysa bir süre sonra fark ederiz ki, karşımızdaki kişi çoğu zaman zaten olduğu kişiydi. Değişen şey, bizim onu algılama biçimimizdi.
Bir insanı tanımaya başladığımızda, onun gerçek özelliklerinden çok kendi ihtiyaçlarımızı görmeye eğilimli olabiliriz. Sevgiye, anlaşılmaya, ait olmaya veya güven duymaya duyduğumuz ihtiyaç, karşımızdaki kişinin bazı yönlerini büyütmemize neden olur. Onun potansiyeline, gelecekte olabileceğine inandığımız kişiye ya da bize hissettirdiği güzel duygulara bağlanırız. Böylece gerçek insan ile zihnimizde yarattığımız insan arasında görünmez bir mesafe oluşur.
Psikolojide buna idealizasyon denir. İdealizasyon, bir kişiyi olduğu haliyle değil, olmasını istediğimiz haliyle görmek anlamına gelir. Bu durumda aslında karşımızdaki kişiye değil, onun üzerine kurduğumuz hayale bağlanırız. İlişkinin ilk dönemlerinde bu durum oldukça doğal kabul edilir. Ancak zaman içinde gerçekler ortaya çıkmaya başladığında, zihnimizdeki imaj ile gerçek kişi arasındaki fark büyür. İşte hayal kırıklığı da çoğu zaman burada doğar.
Bu süreçte bir diğer psikolojik mekanizma da devreye girer: yansıtma. İnsan bazen kendi özlemlerini, ihtiyaçlarını ve beklentilerini farkında olmadan karşısındaki kişiye yükler. Anlaşılmak isteyen biri, karşısındakini çok anlayışlı biri olarak görebilir. Güven arayan biri, karşısındaki kişinin güvenilir olduğuna dair işaretleri abartabilir. Sevilmek isteyen biri ise karşısındaki insanın sevgisini olduğundan daha büyük yorumlayabilir.
Aslında burada yaşanan şey, karşımızdaki insanı görmekten çok kendi iç dünyamızı onun üzerine yansıtmaktır. Sonrasında gerçek ortaya çıktığında, kişi yalnızca karşısındaki insana değil, kendi yanılgısına da üzülür. Çünkü hayal kırıklığı bazen gerçeğin acısından değil, kurulan hayalin yıkılmasından kaynaklanır.
Bu noktada duygusal olgunluğun önemli bir göstergesi ortaya çıkar: Sorumluluk almak. Sorumluluk almak, karşı tarafın yaptığı yanlışları görmezden gelmek değildir. Aksine, yaşanan olaydaki kendi payını da fark edebilmektir. Kişi bir noktada şunu söyleyebilir:
“Sen zaten sendin. Ben seni başka biri sanmışım.”
Bu cümle, suçlamaktan çok fark etmeyi içerir. Çünkü bazen iyileşme, karşımızdaki insanı değiştirmeye çalışmayı bıraktığımız anda başlar. İnsanları oldukları gibi görmeye başladığımızda, onlardan beklediklerimiz ile gerçekte verebilecekleri şeyler arasındaki farkı daha net anlayabiliriz.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bu farkındalık, kişinin kendisine yüklenmesine dönüşmemelidir. “Nasıl göremedim?”, “Nasıl bu kadar yanıldım?” ya da “Ne kadar aptalmışım” gibi düşünceler öz farkındalık değil, öz suçlamadır. Sağlıklı olan yaklaşım ise şudur:
“Beklentilerimi görüyorum. Yanıldığım yerleri anlıyorum ve bundan öğreniyorum.”
Kendine şefkat gösterebilen insan, yaşadığı hayal kırıklığını bir başarısızlık olarak değil, bir deneyim olarak değerlendirebilir. Çünkü insanları idealize etmek, sevilme ve bağ kurma ihtiyacının doğal bir sonucudur. Önemli olan, bu deneyimlerden sonra gerçeği görebilmek ve aynı hataları tekrar etmemektir.
Belki de bu yüzden bazı kırgınlıklar zamanla yön değiştirir. Önce karşımızdaki insana kızarız. Sonra kendimize kızarız. En sonunda ise ne ona ne de kendimize kızmamız gerektiğini anlarız. Çünkü yaşananlar bize önemli bir şey öğretmiştir:
Karşımızdaki insanı olduğu gibi görmek, onu değiştirmeye çalışmaktan daha değerlidir. Ve kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, başkalarının hayalimizdeki kişiler olmasını beklemekten çok daha özgürleştiricidir.
İyileşme, tam da bu noktada başlar. Gerçeği görmekle. Kendimizi suçlamadan, başkalarını yargılamadan ve hayatın bize gösterdiği dersleri olgunlukla kabul ederek… Çünkü en derin huzur, insanları oldukları gibi görebildiğimiz ve kendimizi de olduğumuz gibi sevebildiğimiz zaman ortaya çıkar.