Kapının Açılmasını Beklemek mi, Kapı Olmak mı?

Kapının Açılmasını Beklemek mi, Kapı Olmak mı?

Bazı sözler vardır; ilk okuduğunuzda güzel gelir, sonra dönüp bir daha okursunuz çünkü size kendinizden bir şey anlatıyordur.


“İnsan bazen kapının açılmasını ister; oysa hayat ona kapı olmayı öğretmektedir.”


Bu söz bana psikoloji odalarında yıllardır tekrar tekrar karşılaştığım bir gerçeği hatırlatıyor:


İnsanların büyük kısmı acı çektiğinde çözüm aramaktan önce bir kurtarıcı arar.


Bunu yargılamak için söylemiyorum. Çünkü bu çok insani bir ihtiyaçtır. Yorulduğumuzda birinin elimizden tutmasını isteriz. Belirsizlik içinde kaldığımızda bize yol gösterecek bir işaret bekleriz. Hayat sıkıştığında yeni bir kapının açılmasını umut ederiz.


Fakat bazen hayatın öğretisi bambaşka bir yönden gelir.


Yeni bir kapı açılmaz.


Ve tam da bu yüzden değişmeye başlarız.


Bir danışan hikâyesi


Kırklı yaşlarında bir kadın öğrencim vardı.


Hayatının büyük kısmını başkalarının onu fark etmesini bekleyerek geçirmişti. Eşinin değişmesini, ailesinin onu anlamasını, iş yerinde hak ettiği değerin verilmesini…


Sürekli bir beklenti hali vardı.


“Ben aslında çok şey yapabilirim ama koşullar izin vermiyor,” diyordu.


Bir gün seans sırasında durdu ve şöyle dedi:


“Galiba bütün hayatım boyunca birilerinin bana yer açmasını beklemişim.”


O cümleden sonra uzun bir sessizlik oldu.


Çünkü ilk kez dışarıdaki kapılardan değil, kendi hayatındaki yerinden söz ediyordu.


Aylar içinde küçük şeyler değişmeye başladı.


Kimsenin teklif etmesini beklemeden eğitimlere katıldı.


Yıllardır ertelediği projeye başladı.


Kırgın olduğu insanlarla sınır koyarak konuştu.


Ve bir gün gülerek şöyle dedi:


“Kapının açılmasını bekliyordum. Meğer anahtar da bende, kapı da bende.”


Psikolojik dönüşüm çoğu zaman böyle görünür.


Dramatik değil.


Sessizdir.


Ama köklüdür.


Sinir sistemi neden beklemeyi sever?


Nörobiyolojiye göre beynimizin en temel görevi mutlu olmak değil, güvende kalmaktır.


Bu yüzden belirsizlik karşısında zihnimiz sürekli dışarıyı kontrol etmeye çalışır.


Bir haber gelecek mi?


Birisi arayacak mı?


İşler düzelecek mi?


Bir fırsat çıkacak mı?


Beyin, çözümden önce güvenlik arar.


Bu nedenle zor dönemlerde insanın dikkati kendi gücünden çok dış koşullara yönelir.


Oysa iyileşme başladığında ilginç bir şey olur.


Kişi dış dünyayı kontrol edemeyeceğini kabul etmeye başlar.


Ama kendi tepkilerini, seçimlerini ve yönünü etkileyebileceğini fark eder.


İşte bu farkındalık psikolojik dayanıklılığın temelidir.


Doğanın bildiği şey


Doğada hiçbir canlı ideal koşulları bekleyerek büyümez.


Bir tohum, “Toprak biraz daha yumuşasın da çıkayım,” demez.


Karanlığın içinde çatlar.


Baskının içinde kök salar.


Sonra yeryüzüne ulaşır.


Nehirler de böyledir.


Önlerine çıkan kayaya kızmazlar.


Yollarını değiştirirler.


Ama akmayı bırakmazlar.


Doğanın dili bize sürekli aynı şeyi söyler:


Hayat, bekleyenleri değil; uyum sağlayanları ödüllendirir.


Belki de mesele budur


Hepimizin hayatında açılmasını beklediği kapılar vardır.


Bir ilişki.


Bir iş.


Bir fırsat.


Bir haber.


Bir özür.


Bir mucize.


Bazen o kapılar gerçekten açılır.


Bazen açılmaz.


Ve çoğu zaman bizi dönüştüren şey, açılan kapılar değil; açılmayan kapılardır.


Çünkü insan tam o noktada kendine şu soruyu sormaya başlar:


“Ben neyi bekliyorum?”


Bu sorunun cevabı değişimin başlangıcıdır.


Belki de olgunlaşmak, hayatın bize istediğimiz her kapıyı vermesi değildir.


Belki de olgunlaşmak, bir gün dönüp geriye baktığımızda şunu söyleyebilmektir:


“Ben içeri girmek için bir kapı arıyordum. Oysa hayat beni başkalarının geçebileceği bir kapıya dönüştürüyormuş.”


Saba Deniz Uzun ✍️

Back to blog

Leave a comment