Duygularımıza izin vererek yaşamda var olmak

Duygularımıza izin vererek yaşamda var olmak

Bazen kendimizi anlamaya çalışırken en çok kaçtığımız yer yine kendimiz oluyor. Oysa duygular, bastırılmak ya da susturulmak için değil; görülmek, duyulmak ve anlaşılmak için var.

Duygularınla bir bütün olduğunu hatırlamak, aslında kendine yeniden yaklaşmak demek. Üzüldüğünde hemen toparlanmak zorunda olmadığını, kızdığında bunun altında bir ihtiyacın olabileceğini, korktuğunda aslında korunmak istediğini fark etmek… Bunlar zayıflık değil, derinliktir.

Çoğu zaman bize “çok düşünme”, “abartıyorsun” denildi. Ve biz de hissettiklerimizi küçültmeyi öğrendik. Ama içimizde olan hiçbir şey sebepsiz değil. Her duygu, sana bir şey anlatmaya çalışıyor. Onu susturdukça değil, dinledikçe kendine yaklaşıyorsun.

Tam da burada, Lao Tzu’nun bakış açısı bize yumuşak bir hatırlatma sunar: Hayat zorlayarak değil, akarak anlaşılır. Tıpkı su gibi… Su, önüne çıkan engellerle savaşmaz; onların etrafından dolaşır, bazen yavaşlar, bazen durur gibi olur ama aslında hep yolunu bulur.

Tıpkı sevinç, mutluluk, neşe, şükran ve minnettarlık gibi duyguları her hücremizde hissettiğimiz gibi; öfkeyi, hüsranı ve hayal kırıklığını da hissedip bu duyguların geçişine izin verdiğimizde… hem bedenimizi bu duyguların yüklerinden özgürleştiririz hem de hayata çok daha derin, daha gerçek bir yerden bakmaya başlarız.

Çünkü çoğu zaman “iyi” hissetmek için kendimizi zorladığımızda, aslında içimizde biriken “zor” duyguları görmezden gelmiş oluruz. Oysa bir duyguyu yok saymak, onu ortadan kaldırmaz. Sadece daha derine iter. Ve orada, sessizce ama etkili bir şekilde varlığını sürdürür.

Belki de asıl mesele, her duyguyu eşit bir misafir gibi karşılayabilmekte… Geleni kovmadan, geleni tutmaya çalışmadan. Sadece “şu an bu var” diyebilmekte. Çünkü her duygu, içinden geçilmek ister; içinde sıkışıp kalınmak değil.

Kendinle kalabildiğin o anlarda, duygularının içine yavaşça bak. Hemen çözmek, değiştirmek ya da düzeltmek zorunda değilsin. Sadece hissetmene izin ver. Bedeninde nerede hissediyorsun? Göğsünde mi, boğazında mı, karnında mı? Oraya nazikçe dikkatini ver. Çünkü beden, zihnin anlatamadığını fısıldar.

Ve ilginç olan şu ki… Sen izin verdikçe, duyguların da yumuşamaya başlar. Direnç azaldıkça akış başlar. Tıpkı sıkıca tuttuğun bir şeyi bıraktığında elinin rahatlaması gibi…

Belki de en büyük dönüşüm, hiçbir şeyi zorlamamayı öğrenmekte saklıdır. Kendini hemen “iyi” hissetmek zorunda bırakmamakta… Her duyguyu düzeltilecek bir problem gibi görmemekte… Çünkü bazen sadece hissetmek, en derin şifadır.

İçine döndüğünde fark edeceksin ki, aslında aradığın şey dışarıda değil. Sessizliğin içinde, yargısızca kendine bakabildiğin o yerde… duyguların sana yol göstermeye başlar. Tıpkı rüzgarın yönünü bilmeden ama ona güvenerek yürümek gibi.

Ve belki de en sade haliyle şu gerçek kalır geriye:
Zorlamadığında, her şey olması gerektiği gibi olur.
Direnmediğinde, yük hafifler.
Kendinle savaşmayı bıraktığında, içindeki denge kendiliğinden kurulur.

Sen, hissettiklerinden ibaret değilsin… ama hissettiklerin de sana ait.
Onları reddetmeden, yargılamadan, sahiplenerek ve akışına izin vererek yürüdüğünde… işte o zaman gerçekten kendin oluyorsun.

Bloga dön

Yorum yapın